Ahmet'in kafasında tek bir soru vardı: "İnternet sitemden daha fazla gelir elde etmenin bir yolu var mı?" Bu sorunun cevabını bulmak için günlerce araştırma yaptı ve sonunda Google AdSense ile tanıştı. Ancak bu yeni keşfi, beraberinde başka bir sorunu da getirdi. Reklamlar nereye yerleştirilmeli ki hem okuyucular memnun kalsın hem de gelir artsın? Aslında, bu sorunun cevabı biraz denge gerektiriyor.
Bir gün, Ahmet kahvesini alıp bilgisayarının başına oturdu. Başladı düşünmeye: "Reklamları sayfanın en üstüne mi koysak, yoksa kenarda mı dursa?" İlk başta en üstte, yani bir nevi 'en görünen' yerde olmasının mantıklı olduğunu düşündü. Fakat sonra fark etti ki, kullanıcılar siteye girdiklerinde hemen reklamla karşılaşmaktan pek hoşlanmıyorlar. Tamam, üstte bir reklam olabilir ama bu demek değil ki tüm ekranı kaplasın.
Bir arkadaşının tavsiyesi üzerine, Ahmet reklamları içerik akışının içine yerleştirmeyi denedi. "İçerikle birlikte giden reklamlar daha az rahatsız edici olabilir mi acaba?" diye düşündü. Deneyip görmekten zarar gelmezdi. Bir hafta sonra, analizlere baktığında gerçekten de kullanıcıların daha fazla sitede kaldığını fark etti. Hani derler ya, 'göz alışıyor' diye, tam da öyle olmuştu.
Fakat Ahmet, reklamların yerleşimi yetmezmiş gibi, boyutları ve türleriyle de uğraşması gerektiğini anladı. "Metin reklam mı görsel mi? Yoksa video mu?" diye düşünürken buldu kendini. Dönüp dolaşıp, farklı kombinasyonlar denedi. En sonunda, karışık bir strateji ile her türden reklamı uygun yerlere serpiştirdi. İşin ilginç yanı, her kullanıcının farklı türdeki reklama farklı tepki verdiğini görmekti.
Sonuçta, Ahmet'in deneyimi ona şunu öğretti: Sabır ve deneme yanılma yöntemiyle en ideal yerleşimi bulmak mümkün. Her şey hazır olduğunda, şimdi sıra kullanıcı geri bildirimlerine kulak vermekte. "Reklamlar sizi rahatsız ediyor mu?" diye bir anket başlattı. Cevaplar, siteyi daha da iyileştirmenin kapısını aralayacaktı. Hem kullanıcı deneyimi hem de gelir, böylece el ele yürüyebilirdi...
Bir gün, Ahmet kahvesini alıp bilgisayarının başına oturdu. Başladı düşünmeye: "Reklamları sayfanın en üstüne mi koysak, yoksa kenarda mı dursa?" İlk başta en üstte, yani bir nevi 'en görünen' yerde olmasının mantıklı olduğunu düşündü. Fakat sonra fark etti ki, kullanıcılar siteye girdiklerinde hemen reklamla karşılaşmaktan pek hoşlanmıyorlar. Tamam, üstte bir reklam olabilir ama bu demek değil ki tüm ekranı kaplasın.
Bir arkadaşının tavsiyesi üzerine, Ahmet reklamları içerik akışının içine yerleştirmeyi denedi. "İçerikle birlikte giden reklamlar daha az rahatsız edici olabilir mi acaba?" diye düşündü. Deneyip görmekten zarar gelmezdi. Bir hafta sonra, analizlere baktığında gerçekten de kullanıcıların daha fazla sitede kaldığını fark etti. Hani derler ya, 'göz alışıyor' diye, tam da öyle olmuştu.
Fakat Ahmet, reklamların yerleşimi yetmezmiş gibi, boyutları ve türleriyle de uğraşması gerektiğini anladı. "Metin reklam mı görsel mi? Yoksa video mu?" diye düşünürken buldu kendini. Dönüp dolaşıp, farklı kombinasyonlar denedi. En sonunda, karışık bir strateji ile her türden reklamı uygun yerlere serpiştirdi. İşin ilginç yanı, her kullanıcının farklı türdeki reklama farklı tepki verdiğini görmekti.
Sonuçta, Ahmet'in deneyimi ona şunu öğretti: Sabır ve deneme yanılma yöntemiyle en ideal yerleşimi bulmak mümkün. Her şey hazır olduğunda, şimdi sıra kullanıcı geri bildirimlerine kulak vermekte. "Reklamlar sizi rahatsız ediyor mu?" diye bir anket başlattı. Cevaplar, siteyi daha da iyileştirmenin kapısını aralayacaktı. Hem kullanıcı deneyimi hem de gelir, böylece el ele yürüyebilirdi...